Bundan tam 91 yıl önce, yani 25 Kasım 1922'de, düşman işgallerinden kurtulan ve bugün Avrupa'ya sınır ilimiz olan Edirne, bugüne kadar Traklar, Makedonlar, Romalılar gibi bir çok topluma ev sahipliği yapmış. İstanbul'un fethine kadar, Osmanlı İmparatorluğunun başkenti olmuş. Haliyle, tarih boyunca önemli ve değerli bir kent haline gelmiş ve bugüne kadar bünyesinde zengin bir kültürel miras biriktirmiş. Edirne Belediyesinin belirttiği rakamlara göre, örneğin, il genelinde yalnız Osmanlı Türk Kültürünü yansıtan 612 tarihi eser varmış...
Biz de bu mirasları yerinde görmek için dün, bir derneğin düzenlediği bir gezi organizasyonuyla ve dernek üyesi bir yakın arkadaşımızın rehberliğinde, Edirne yollarındaydık...
İstanbul'un güzel, açık, aydınlık pazar sabahının aksine, yaklaşık 3 saatte vardığımız Edirne'ye gri renk hakimdi. Yağmur yağar mı yağmaz mı derken, ilk durağımızdan sonra ara ara rotamıza kit vuracak yağışlara yakalandık. Yine de hava çok soğuk değildi ve yağmur eşliğinde gezmek ayrı bir keyifti :) Peki neler mi yaptık?
Her ne kadar ilk durağımız olarak belirlenmiş Eski Cami olsa da hava koşulları, turumuza Üç Şerefeli Cami ile başlamamızı istedi. Cami, Osmanlı döneminde, Mimar Sinan'ın ustası olarak da bilinen Müslihiddin Ağa tarafından yapılmış. Büyük bir mermer kapıya, işlemeli sütunlara, geniş dikdörtgen bir avluya sahip. Tek kubbeden ve beton ayaklardan oluşmakta. En bilinen ilginç özelliği ise, minaresinin 3 şerefeli ve bu şereferele çıkan merdivenlerin birbiriyle çakışmaması. Yani, aynı anda bu merdivenlerden yürüyen kişiler birbirlerini görmeden şerefelere ulaşıyorlarmış. Dönem mimarları, kendisini mi aşmak istemiş ya da özel bir amaç için mi yapmış tam olarak bilinmese de kuşkusuz ilginç bir mimari düşünce.
Üç Şerefeli Cami'ye yürüme mesafesinde olan Eski Cami ise, ülkemizde bulunan en eski camilerdenmiş. Bir sürü minik kubbelerden ve kubbeleri tutan beton ayaklardan oluşmakta. Zaman içerisinde bu ayaklara ve cami iç-dış duvarlarına sanatçılar tarafından Arapça hatlar eklenmiş.
Eski Cami civarında bir sürü çarşılar mevcut. Bunlardan en bilinenleri toptancıların olduğu Bedesten Çarşısı ve babadan oğula geçen esnafçılığın olduğu Ali Paşa Çarşısı.
Öğle yemeğinde, Edirne'nin meşhur tava ciğercini, kurutulmuş biberden yapılmış kızartmalar eşiliğinde yedikten sonra, civar çarşılarda gezip, badem ezmesi ve kavala kurabiyelerimizi alıp istikametimizi Mimar Sinan'ın büyük başyapıtlarından Selimiye Cami'sine çeviriyoruz.
Rehberimizin bize ilettiklerine göre, Mimar Sinan'ın 80 yaşındayken yaptığı ve "ustalık eserim" dediği bu cami bir çok açıdan için oldukça önemli. Yapımına 1568'dan 1574'e kadar sürmüş olan ve Edirne'de her açıdan görülebilen bu cami, 8 sütunun üstüne tek bir kubbenin oturtulmasıyla oluşmakta, ve girer girmez mekanda ferahlık, rahatlık ve aydınlık hissini vermekte. İçi İznik Çinileriyle ve hatlarla süslü. 2011 yılından itibaren ise, Selimi Cami, Dünya Mirası Listesindekilerden biri.
Selimiye Cami'nin sonbahar yakışmış arka bahçesinden çıkıp, çoğunluk Osmanlı dönemine ait takı, süs ve eşyaların olduğu Edirne Etnografya Müzesi...
Selimiye Cami'nin sonbahar yakışmış arka bahçesinden çıkıp, çoğunluk Osmanlı dönemine ait takı, süs ve eşyaların olduğu Edirne Etnografya Müzesi...
Ardından, şehir merkezinden biraz uzaklaşıp 2. Beyazıt Külliyesi ve Darüşşifa'ya doğru, sağlık müzesini gezmek için yol alıyoruz... Bugün tıpta kullanılan tarihi aletler, şifalı bitkiler, ilaçlar ile hastaların tedavi edilişini ve öğrencilerin eğitimlerinin balmumu heykelleriyle canlandırmalara sahip olan eski-hastane, zamanında, önceleri bünyesinde cerrah ve göz doktoru bulundurmuş. Daha sonraları, bu şifahane, ruh hastalıklarına yönelik bir birim haline gelmiş ve hastalara, ilaç tedavisinin yanında müzik tedavisi de kullanılmış. 2004 yılında Avrupa Konseyi Avrupa Müze Ödülü'ne layık görülmüş bu müze, bilhassa tıp eğitimine ilgi duyanların gezip görmesi gereken bir yer. Çıkıştaki satış ofisinde, burcunuza ya da ihtiyacınıza göre makamlarla müzik terapisi CD'lerinden almanız da mümkün.
ve son durak Meriç Nehri... Hava koşullarından uzun uzadıya nehir kenarında oturup, çayımızı kahvemizi içememiş olsak da, günün yorgunluğunu atmak için ihtiyacımız olan huzur ortamı.
Gezimiz gibi, bilindiği gibi Edirne'nin de son durağıdır Meriç desek yanlış olmaz. Meriç köprünün bitiş ucundaki tek semt ise, Karaağaç. Rehberimizin dediğine göre, bir zamanlar "küçük Paris" olarak anılırmış bu küçük ama çok sosyal semt. 1923 yılında imzalanan Lozan barış antlaşması ile temelli Türk topraklarına bırakılmış. Bu durumun anısına var olan Lozan müzesi ve anıtı da bu semtte. Havanın erken kararmış olmasından dolayı, bizler gündüz gözüyle semti turlayamadık... Lakin gördüğümüz kadarıyla, gece ışıklandırılmış haliyle de çok sevimli bir semtti diyebiliriz.
Yolu düşenlere ve düşmeyenlere,
Sevgilerimle,
Æ
Yolu düşenlere ve düşmeyenlere,
Sevgilerimle,
Æ
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder